At Arabacısı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

At Arabacısı

Mesaj  Benlioğulları Bir C.tesi Haz. 26, 2010 6:36 pm

At Arabacısı

Kendi ellerimle özenerek yaptığım at arabası hafiften eğimli yolda ağır ağır ilerliyordu. Yolda yağmur sularının açtığı küçük çukurlar yorgun bedenimi sarsıyor, başımdaki ağrıları arttırıyordu. Yatsının okunmasından sonra boşalan sokaklarda arabamın kontrolünü atlarım Karayel ve Şaki’ye bırakmıştım. Gördüğüm insanlara selam vermemek için başımı çeviriyor, fakat “Geçmiş olsun Cafer Usta!” diyen alaycı sesleri duydukça sinirden yay gibi geriliyor, delik deşik dudağıma bir ısırık daha atıyordum.

Namı tüm Garb-i Anadolu’yu sarmış at arabalarıma Yunan’ın el koymasına canım sıkılmıştı; üstelik o soysuzlardan yediğim dipçik darbesi de cabası. Eve gidemezdim; çocuklarımın yüzüne bakmaya yüzüm yoktu. Aklıma gelen ilk yer çocukluk arkadaşım Kalaycı Mustafa’nın eviydi. Akşam namazından beri bir oraya bir buraya giden atlarımın hafiften homurdanmaya başladığını da hissettim. Altındaki minderin yerini düzelttim ve arabanın istikametini Mollaarab’a doğru çevirdim. Atlarım duygularımı anlamış olacak ki çamur içindeki ayaklarını hızla yokuşa vurdular.

Mustafa beni içeri buyur etti. Kendisi de arabanın iyi gizlenip gizlenmediğini kontrol etmek için tabanının deliği belli olan eski sandaletlerini ayağına takıştırarak ahıra doğru yöneldi. Bende üstündeki çamurları kurumuş köselelerimi çıkardıktan sonra Mustafa’yı eşikte beklemeyi uygun görmüştüm. Kocası geri dönmeyince meraklanan Gülhan Bacı kafasını odasından uzattı. Beni görünce “Hoş geldin Cafer A’bi” diye seslendi. İsteksiz bir sesle “Sağ ol Bacım” cevabını verdim. Birkaç dakika sonra yüzünde geniş bir tebessümle kapıda belirmişti Mustafa. Elinde bir kâğıt dizisi vardı. Büyükçe yazılmış birkaç harf... Ahırdan mı getirmişti bunu; anlayamadım. Yüzümdeki şaşkın bakıştan anlamış olmalı ki;
—Açıklayacağım, hele bir geçelim içeri”. Koluma girerek hızlı adımlarla beni üst kattaki misafir odasına sürükledi. Divana buyur etti. Gülhan Bacı’nın getirdiği ayranı aceleyle doldurarak konuya girdi:
—Bizim Şakir geldi bugün benim dükkâna. Elinde genişçe bir kâğıda sarılmış yük vardı. Yine Allah rızası için mahallenin garibanlarından kalaylanması gereken şeyleri toplayıp getirdi sandım. Yüzünde güller açıyordu.”N’oldu, ne bu sevinç?” dedim ama cevap vermedi. Yükü açmaya başladı aceleyle. Önüme bir deste kâğıt attı sonuçta. Elle yazılmış bir basit kitap sandım ama yanıldığımı anlamam uzun zaman almadı. Sandığım gibi sıradan bir yazı değildi. Sayfaları karıştırdıkça heyecanım arttı. Sana mutlaka okumalıyım. Dinle bak!

Mustafa lafı uzattıkça ağrıyan başım çatlayacak gibi oluyor, oyalandığı her saniye içimden ona saldırmak geliyordu. Allah’tan sabırsızlığımı anlamış olmalı ki hızla okumaya başladı:
“Şanlı Anadolu Halkı, Ayağa kalk. Doğrul. Silahını Al ve Şanlı Anadolu’nu Kanlı Ayaklarıyla Kirleten Canilere Boyun Eğme. Senin Atan ki Avrupa’da At Tımar Etmiş, Mısır’da Para Bastırmış, Bağdad’da Hutbe Okutmuş. Ey Torun Şimdi Kendini Atana Göstermenin Zamanı! ” Bunun gibi birçok coşkulandırıcı ve duygulandırıcı kelam arka arkaya sıralanmıştı. Mustafa okurken göğsü hızla inip kalkıyor coşkunun ve hüznün harmanlandığı sesi odanın içinde yankılanıyordu. Gözlerimden süzülen gözyaşlarımı saklamak için başımı eğsem de hıçkırıklı nefesim beni ele veriyordu. Ama çocuksu gözyaşlarımızı ben de umursamıyordum, Mustafa da...

Artık daha fazla dayanabileceğime ihtimal vermediğimden ayağa kalkmak için hamle yaptım fakat güçlü adaleli bacaklarımın yerine sanki bir çift kürdan gelmişti. Zorla doğrulduğumu anlayan Mustafa kitapçığı kapattı ve bana yöneldi. O an aylardan beri kurduğumuz planı uygulamaya koymaya karar verdik. Coşku ve kinle dolmuş gözlerimden akan yaşları silerek akşamüstü gitmeyi aklımın ucundan dahi geçirmediğim evime doğru yöneldim.

Evim… Hiç ışık yoktu. Kapıdan içeri süzüldüm. Holün orta kısmında yer alan, Bursa ipeğinden dokunmuş halıyı bir yana iterek mahzenin kapağını yokladım. Gaz lambasını yakacaktım fakat kimseyi uyandırmak istemedim. Hanım çok hassastır ışığa. Kapağın geniş sapını bulduğumda tüm gücümle asıldım. Kedi miyavlamasına benzer bir sesle açılan kapak altında yılların hatıralarını saklıyordu. Yemenden, çoğu neferi öldürülen ve cephanesini bile toplayamadan geri çekilen birliğimin cephaneliğinden aldığım ve ‘’Belki bir gün…’’ deyip de yanıma aldığım birkaç dinamit lokumunu örümcek ağlarıyla kaplanmış kutunun içinden çektiğimde aklıma o günlerim geldi. Geceleri kumandanımın emriyle sızdığım İngiliz birliklerinin dinamitlerle patlattığım cephanelikleri aklıma gelince göğsümü gerdim. İhtiyacım olan cesarete sahip olduğumu tekrarladım kendime. Sonra en uzun fitilli lokumu avuçladım. Bu karanlıkta bulmam zor olmuştu. Çekiyordum ki elim yedek süngünün üstüne kaydı. Boydan boya açılmıştı. Hay Allah! Belimdeki kuşağın bir parçasını yırtıp elime sargı yaptım. Süzülen kanın altımdaki ahşabı ala boyadığını fark etmemiştim bile. Rahatça hareket ettiriyordum. Sanırım tüfeğimin raksına engel olamayacaktı bu yarık. Belki de tattığım son acıydı bu. Mustafa’ya yazdırdığım veda mektubumu da büyük oğlum Enver’in ceketinin cebine iliştirdim. Üzgün değildim ve korkmuyordum. Tek endişem geri gelemezsen Yunan’ın oğullarımı ezmesiydi. Ama ben bunu yapmazsan Yunan başka yetimleri ezecekti. Kararlı adımlarla gece karanlığının kollarına attım kendimi.

Mustafa’yla buluştuğumuzda sabah namazına az bir vakit kalmıştı. Herşey hava aydınlanmadan bitmeliydi. Belimdeki tabancayı sonra da omzumdaki tüfeği yokladım. Dokundukça cesaretleniyor, arkamda bir tümen asker varmış gibi hissediyordum. Adımlarımızı hızlandırdık. Birlikte eski okulumuzun karşısındaki yıkıntı duvarın yanına kadar geldik. Gelirken birkaç Yunan devriyesi haricinde kimseyle karşılaşmadık. Onların da bizi durdurup “Nereye gidiyorsunuz bu saatte?” diyecek cesaretleri yoktu. Kısa bir bekleyiş sonunda Çingene Remzi’nin gelmesiyle takım tamamlanmıştı. Herkesi canından bezdiren, kırılmadık cam çerçeve bırakmayan, güreşte nişanda üstlerine olmayan üç dost yine bir aradaydı. Onunla da helalleştikten sonra elindeki yeni yakılmış ateşi aldım. Bakışlarım önceleri mektep olan ama şimdi Yunan’ın cephanelik olarak kullandığı binaya doğru çevrilmişti. Kararlı adımlarla binaya yaklaşmaya başladım. Mustafa ile Remzi’nin koşarken çıkardıkları sesleri bile fark etmedim. İçim kan ağlıyordu. Dün bahçesinde gezdiğimiz, sıralarına oturduğumuz mektebi dinamitlemek için buradaydım. Onlarca soru beynimi kemiriyor halde yıkıntıyı geçerken kısmen sönmüş ateşin kalan kıvılcımlarıyla uzun fitilli dinamiti ateşledim.

Mustafa sağa, Remzi sola koşuşturup ellerindeki tüfekleri ateşlediklerinde acemi Yunan veletleri korkulu gözlerle baskın sanıp tüfeğe sarıldılar. Bir kıymettir koptu. Ben de fırsattan istifade hızlı adımlarla okulun arka duvarındaki küçük deliğe yöneldim. Sürünerek deliği geçtiğimde etrafa bakmadan hedefime yöneldim. Fitili sinek vızıltısına benzer sesler çıkararak yanan dinamiti mektebin kiler olarak kullandığı zeminin altındaki odanın hizasına bıraktım. Onların cephanesi buradaymış. İşkenceden sağ kurtulan birkaç şanslı sakat mahallenin kahvesinde söylemişti burada olduğunu.

Yüzümde beliren muzaffer ifadeyle arkamı döndüğümde şaşkın gözlerle buraya doğru koşturan iki Yunan’dan biri elindeki tüfeği ateşlemiş, isabetsiz yol alan kurşun sol omzumu bulmuştu. Belimdeki silaha davranarak ikisinin de icabına baktım ama artık çevremi sarmışlardı; kaçmama imkân yoktu. Esir düşmeyecektim. Asla! Çevremi saran bu soysuzlar dengesizce ateş ediyorlardı. Yarım saate kalmaz cesedimin serileceğini biliyordum. Birden aklıma ayağımın ucundaki dinamit geldi. Fitil artık son saniyelerini oynuyordu. Duvara yaslanıp ölmeyi mi beklemeliydim? Hayır! “Belki birini daha yanında götürürüm” diye ustası olduğum tüfeği omzuma dayadım. Karşımda duran duvarın deliğinden geçtiğimde kâbus sona erecek ve belki çocuklarımı bir daha görebilecektim. Kurtulmayı beklemiyordum ama umut işte. Tüm cesaretimi topladım ve duvara doğru koşmaya başladım. Sağ omzuma dayalı tüfeği ateşlediğimde yere serilen bir siluet fark ettim. Cesaretim artmıştı. Tüfeğin ikinci kurşunu da daha siper almamış koşan bir Yunan’ı buldu. Sol elimdeki tabancayı da omzumdaki kurşuna rağmen ateşlemeye başladım. Diğerlerinin de ateşi usta nişancılığımdan sonra seyrekleşmişti. Tam ”İşte başardım, çok az kaldı.” Derken ince bir acı… Bir tane daha… Ve bir tane daha... Mustafa ve Remzi’yi boş veren askerler geri dönünce sanki bir infazın kurbanı durumuna düştüm. Yavaşlayan bacaklarım, vücuduma girmiş ve girecek kurşunların habercisi gibiydi. Artık talim hedefine dönüşmüş vücudumun kontrolünü yitirmiştim. Kurtulmayı beklemiyor olmama rağmen içimde bir umut filizlendiren bu kadim duvarın dibine yığıldım. Gençliğimde sırtımı dayayıp şiirler mırıldandığım bu duvarın dibine...

Gözlerimin hafiften kararmaya başladığını hissettim. Son dünya kelamlarını söylemek için doğruldum. Vücuduma aniden dolan ilahi güç beni bile korkutmuştu. Mutluluk çığlıklarımın süslediği kelime-i şehadetimi tekrarladıkça beynim boşalıyor, rahatlıyordu. Artık her şey anlamını yitirmişti. Düşünemiyor, hissedemiyor, hareket edemiyor sadece bir makine gibi Yunan’ın sayısını bile sayamadığı kelime-i şehadetleri sıralıyordum. Artık dudaklarım da hareket edemez olmuştu. Vücudum giderek hafifliyordu ve ben, gerçek sahibe doğru yol almaya hazırlanıyordum; sahipsiz bir aile, -delidolu ve vefalı- at demeğe utandığım iki dost ve kanıma ıslanmış bir mektup bırakarak...
Furkan Yavuz Benlioğulları

Benlioğulları
Admin

Mesaj Sayısı : 13
Kayıt tarihi : 26/06/10

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz