Eksen Kayması İddialarına Farklı Bir Yaklaşım

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Eksen Kayması İddialarına Farklı Bir Yaklaşım

Mesaj  ozgurseker Bir Paz Haz. 13, 2010 5:09 pm

Türkiye son yıllarda özellikle Ortadoğu bölgesinde aktif bir dış politika izlemeye başlamıştır. 2009 Davos Ekonomik Zirvesinde yaşanan krizden sonra, bu aktif dış politika dikkatleri üzerine çekmiş ve çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Bu tartışmalardan en çok konuşulanı “bu yaşananların eksen kayması mı yoksa vizyon genişlemesi mi olduğu” dur. Buna net bir cevap bulabilmek için olaylara geniş bir perspektiften bakmak gereklidir. Bunun için de geçmişte yaşananları incelemek, Türkiye ve çevresinde neler olduğunu incelemek gereklidir.
1991 yılında SSCB ve Varşova Paktı’nın yıkılmasıyla dünya çift kutuplu düzenden ayrılmıştır. ABD, Soğuk Savaşın galibi olmuştur. Soğuk Savaşın bitmesinden sonra ülkeler üzerindeki blok baskısı kalkmış ve bölge içi ayrılıklar baş göstermiştir. Balkan ülkeleri, Kafkas ülkeleri, Ortadoğu ülkeleri, Asya ülkeleri kendi içlerinde bir mücadeleye girmişlerdir. Bu mücadelede amaç birçok rakibin olduğu bir ortamda doğru ittifak tercihleri ve doğru hamleler yaparak ayakta kalabilmektir. Bu durumda Türkiye çok riskli, ancak doğru hamleler yapıldığında da çok avantajlı bir konumdadır. Çünkü aynı anda Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu, Karadeniz, Kuzey Afrika dengelerinde doğrudan; geçiş yollarında bulunması sebebiyle de Asya-Afrika-Avrupa dengeleriyle dolaylı olarak ilgilidir.
Yeni uluslar arası düzeni birçok insanın düşündüğü gibi ABD kurmamış, ABD bu düzende dengenin herhangi bir tarafa doğru bozulmasını engelleyerek kendisi dışında bir güç merkezinin oluşmasını engellemiş ve mücadelenin sürekli devam etmesini sağlamıştır. Bu politikanın en bariz bir şekilde görüldüğü yer Ortadoğu’dur. Bu mücadeleler kısır döngüye girmiştir. Mücadelenin tarafları küçük galibiyetleri büyük zaferin habercisi olarak görmüşler ve büyük zafere ulaşabilmek için daha da fazla enerji, kaynak ve zaman harcamışlardır. Her döngüde enerji ve kaynaklarını harcayan bölge halkları kaybetmiştir. ABD ise bu mücadelede taraflara silah satmış ve çeşitli vaatlerde bulunmuş, karşılığında da bölge kaynaklarını almış ve bölgede çeşitli ayrıcalıklar elde etmiştir. İran-Irak Savaşı buna en güzel örnektir. İran-Irak Savaşında ABD ne İran’ın ne de Irak’ın savaşı kazanmasına izin vermiş, savaşın berabere bitmesini sağlamış ve iki tarafa da yardımda bulunmuştur. Hatta savaşı herhangi bir tarafın kazanmasına izin vermemek için Rusya ile yaptığı herhangi bir tarafa silah yardımı yapmama sözünü de dolaylı olarak bozmuştur.
Zamanla kapitalist sistemin zenginleştirdiği halklar ABD’nin mutlak güç olmasına karşı çıkmıştır. ABD’nin dünya kamuoyunu hiçe sayarak Irak’a girmesi ve gösterdiği sebepleri ispatlayamaması, Afganistan’da hala sonuç alınamamış olması, BM’nin ABD’nin aldığı karaları onaylar nitelikte olması, dünyayı ilgilendiren kararları ABD’nin tek başına alması bunda etkili olmuştur. Ayrıca ABD’nin İsrail’in yaptıklarına göz yumması hatta İsrail’i desteklemesi, Afganistan ve Afrika’daki sömürge ülkelerde yaşanan olaylar, Boşnaklara yapılan katliamlara tüm dünyanın seyirci kalması Müslümanların tepkisini çekmiş ve Müslümanlarda ABD karşıtlığı oluşturmuştur.
Her süper güç gibi ABD’nin de sonu gelecektir. Ancak ABD sonu diğerlerinden farklı olacaktır. ABD’nin özelliği Afro-Avrasya kıtası dışındaki ilk süper güç olmasıdır. Bu ABD’ye coğrafi bir güç ve konvansiyonel silahlarla işgal edilememe özelliği sağlamaktadır. Ancak ortak bir tarih, kültür ve medeniyete sahip olmamasından dolayı da ABD, Ortadoğu Kafkaslar ve Balkanları daha çabuk kaybedecektir. Bu durumda ABD’nin önünde iki seçenek oluşmuştur. Bunlardan ilki kendi gücünü askeri güçle kabul ettirmektir. Bu kısa vadede terörist grupların bastırılması için kullanılabilir. Ancak küreselleşen dünyada bilinçlenen halklar kendilerine bazı şeylerin dikte edilmesinden hoşlanmamaktadır. Bu da terörist grupların halk kahramanı olarak görülmesine ve meşruiyet kazanmasına sebep olur. Ayrıca 2008 Rusya-Gürcistan savaşında da Rusya, ABD’nin kendisinden uzaktaki ülkeleri bölgelerindeki büyük devletlerden koruyamayacağını göstermiş ve tüm dünya genelinde ABD’nin askeri gücüne güvenen devletlerin güvenini sarsmıştır. ABD’nin diğer seçeneği ise güçler dengesinin garantörlüğü rolünü Afro-Avrasya coğrafyasında kendi desteğiyle oluşacak bir güce bırakmaktır. Aksi takdirde ABD’nin çekilmesiyle oluşacak boşluk Çin ve Rusya gibi süper güç olmayı hedefleyen ve bu konuda önemli adımlar atan devletler tarafından değerlendirilebilir. ABD bölgeden çekildikten sonra ABD’nin yerini alabilecek güçler Türkiye, Avrupa Birliği, İsrail, Hindistan, Mısır, Suudi Arabistan ve İran’dır.
Avrupa Birliği, Ortadoğu ve Kafkaslarla ortak bir tarih ve medeniyete sahip değildir. AB Katolik’tir ve ne Ortodokslarla ne de Müslümanlarla iyi bir ilişki kurabilir. İsrail ise Ortadoğu’da sevilmeyen bir aktördür. Aynı zamanda kendilerini üstün ırk olarak gördükleri için bu görevi yapamazlar. Hindistan’ın siyasi birikimi yeterli değildir. Ayrıca kültür ve medeniyeti farklıdır. Çin ile yarış halinde olması da Hindistan’ı kısıtlamaktadır. Mısır ve Suudi Arabistan’dan herhangi birisinin olması Araplar arasında büyük bir ihtilafa ve çatışmaya yol açacaktır. Ayrıca ne Suudi Arabistan’ın ne de Mısır’ın siyasi birikimi buna müsaittir. Türkiye ise bu rol için biçilmiş kaftandır. 600 yıl boyunca bu topraklarda adaletle hüküm sürmüş bir devletin kültürel, tarihi ve siyasi birikimine sahiptir. Bu konuda tecrübelidir. Kültür ve medeniyet açısından bölge ile uyum içerisindedir. Coğrafi olarak da çok merkezi bir konumdadır. Tek problem Türkiye’nin ve bölge ülkelerinin Türkiye’nin bu rolüne hazırlanmasıdır.
Bu tarihsel süreç içerisinde bir de Türkiye’yi inceleyelim. 2. Dünya Savaşı’na girmeyen Türkiye, SSCB’nin ****** zamanında imzalanan karşılıklı saldırmazlık anlaşmasını yenilemeyeceğini bildirmesi üzerine büyük bir güvenlik problemi ile karşı karşıya kalmıştır ve NATO’nun güvenlik şemsiyesine girmiştir. Türkiye Soğuk Savaş dönemi boyunca İran-Irak Savaşındaki aktif tarafsızlık haricinde aktif bir politika izlememiştir. Çift kutuplu uluslar arası sistemde sınırlar çok keskindir ve bölgesel güçlerin hareket alanı çok sınırlıdır. Bloğun küçük üyeleri, büyük üyelerin dediklerini yapmak zorundadır. Ayrıca Türkiye SSCB’ye komşudur ve çok riskli bir bölgededir. Türkiye’nin aktif bir politika izleyememesinde bu husus çok etkili olmuştur.
1991 yılında Soğuk Savaş, SSCB ve Varşova Paktının dağılmasıyla bitmiştir. SSCB’nin dağılmasıyla irili ufaklı birçok devlet oluşmuştur. Türkiye akrabalık bağlarını kullanarak Orta Asya Türk devletleri ile iyi ilişkiler kurmaya çalışmış ve ilk başlarda başarılı olmuştur. Ancak daha sonra Rusya bu ilişkilerin gelişmesini kendisi için zararlı gördüğünden dolayı bu ilişkilerin gelişmesini engellemiştir. Körfez Savaşında Türkiye Irak’a asker göndermeyi ve İncirlik üssünün aktif olarak kullanılmasını reddetmiştir. Erbakan döneminde uluslar arası ilişkilerde din önemli bir olgu olarak algılanmış ve Ortadoğu’daki Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler kurulmaya çalışılmıştır. Ancak Türkiye’nin bu zamana kadar Ortadoğu’yla ciddi manada ilgilenmemiş olması ve kültürel bağlarının iyice zayıflamış olması iyi ilişkiler kurulmasını zorlaştırmıştır. Türkiye 2000 yılından sonra da Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar ile iyi ilişkiler kurmaya çalışmış ve aktif bir dış politika izlemeye başlamıştır. 2003 tezkeresi meclisten geçmemiş ve Türkiye Irak Savaşında ABD’ye destek vermemiştir.
Türkiye ve bölge ülkelerinin Türkiye’nin bölge liderliği rolüne hazırlanma süreci başlamıştır. Bölgede lider olacak olan ülkenin bölge ülkelerinin hepsiyle dostluk içerisinde bulunması, adaleti sağlayıcı bir rolünün bulunması ve bu rolünün bölge devletleri tarafından kabul edilmesi gerekmektedir. 2008 yılındaki Gazze saldırısına en sert tepkiyi veren ülke Türkiye olmuştur. Bu sayede İslam dünyasında ve Ortadoğu’da bir prestij elde etmiştir. Erdoğan’ın Davos’taki çıkışı ile de bunu pekiştirmiştir. 2009 yılında ülkemizin cumhurbaşkanı, başbakanı ve dış işleri bakanı Ortadoğu, Afrika ve Asya ülkelerine bol miktarda ziyaret gerçekleştirmişlerdir. Türkiye’nin Suriye ve İsrail arasında arabulucu olması gündeme gelmiş, İran nükleer krizinin diplomatik yollarla çözülmesi için en çok çaba sarf eden ülke gene Türkiye olmuştur. Suriye ile yıllardır su, PKK, Hatay gibi problemlerden dolayı savaşın eşiğine gelen Türkiye, şu an Suriye ile vizeleri kaldırmış durumdadır. Suriye de Türkiye’den başkasını arabulucu olarak kabul etmemektedir. Bu Türkiye’nin Suriye tarafından adaleti sağlayıcı ve tarafsız bir ülke olarak görüldüğünü gösterebilir. İran’ı ise birçok ülke boykot etmekte iken Türkiye nükleer programın barışçıl olduğunu, sorunun diplomatik yollarla çözülebileceğini savunmaktadır. Hatta bir adım daha ileri giderek “İsrail’in nükleer silahı varsa İran’ın da olabilir” şeklinde bir açıklama yapmaktadır. Türkiye’nin İran’ı desteklemesi İran’ın Türkiye sayesinde dünyaya entegre olmasını sağlayacaktır. Burada şunu unutmamak gerekir. İran, Türkiye’nin ikinci doğal gaz kaynağı ve sekizinci ticaret ortağıdır. Türkiye-İran sınırının tarihi ABD’nin tarihinden bile daha eskidir. Türkiye ve İran hem Kafkaslarda hem de Ortadoğu’da iki önemli aktördür. Türkiye, İran’ın batıya açılan kapısı; İran da Türkiye’nin doğuya açılan kapılarından biridir. İran’da olacak bir savaşın en olumsuz etkisini Türkiye çekecektir. Ancak İran’ın nükleer silaha sahip olması Türkiye’nin aleyhine olacaktır. Bölgede nükleer silahlanmanın önü açılacak, İstanbul ve Türkiye nükleer tehdit altında kalacaktır. Daha da kötüsü nükleer silahların terörist grupların eline geçmesidir. Bu problemin bu şekilde devam etmesi veya diplomatik yollardan çözülmesi Türkiye’nin lehine, İran’ın nükleer silaha sahip olması veya İran’a yapılacak bir askeri müdahale Türkiye’nin aleyhinedir. Türkiye Irak’la da iyi ilişkiler içerisindedir. Irak cumhurbaşkanı yardımcısı Haşimi Türkiye’de 19 Nisan 2010 tarihli yaptığı basın toplantısında Türkiye için kardeş ülke olarak bahsetmiş ve iyi ilişkiler içerisinde olduklarını söylemiştir. Ayrıca Irak Türkiye’nin üçüncü büyük ihracat yaptığı ülkedir. Türkiye’nin İsrail ile yaşadığı gerilimler aslında zamanında gereğinden fazla gelişmiş Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesidir. Aynı zamanda Türkiye ABD ve Avrupa’nın desteğini almak için Yahudi lobisinin desteğine gerek olmadığını göstermektedir. Türkiye aynı zamanda Sırbistan, Hırvatistan ve Bosna Hersek’in de aralarının düzelmesini sağlamaya çalışmaktadır. Balkanlara da ilgi son zamanlarda iyice artmaktadır. Ermenistan ile de ilişkilerin normalleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Ancak ne Ermeni soykırımı iddialarında ne de Karabağ konusunda Türkiye taviz vermemelidir. Türkiye sadece Ortadoğu ile değil tüm dünya ile ilişkilerini geliştirmektedir. Gelişmekte olan iki büyük ülke, Türkiye ve Brezilya, ortak çalışmalar ve ekonomik işbirlikleri yapmaktadır. Kültürel ilişkilerin geliştirilmesi için 2010 yılı Türkiye’de Japon yılı ilan edilmiştir. Aynı zamanda Türkiye Pakistan, Hindistan, Bangladeş ile de görüşmeler yaparak bu ülkelerin aralarının düzelmesini sağlamaya çalışmaktadır.
Ortadoğu’daki en büyük sorun, olması gereken sınırlar ile mevcut sınırların farklı olmasıdır. Bu diğer sorunların da kaynağını teşkil etmektedir. Avrupa devletleri, Ortadoğu’yu adeta ülkelerin birbirleriyle anlaşamaması için bölmüştür. Çeşitli etnik gruplar iki ülke arasında kalmıştır. Benzeri bir durum Avrupa’da 1815 Viyana Kongresinde de yaşanmıştır. Avrupa’nın güçlü devletleri haritayı kendi çıkarlarına göre çizerlerken, bölgede yaşayan milletleri ve etnik grupları düşünmemişlerdir. Ekonomik kaynakları çıkaran ülke satabilmek veya kullanabilmek için başka bir ülkeye muhtaç kalmıştır. Kürtler, Türkiye ve Kuzey Irak’ta azınlık olarak kalmıştır ve dış güçler tarafından kullanılmaktadır. Türkiye bunun önüne geçebilmek için Kürtlere bu ülkenin bir parçası olduklarını hissettirmeli, aidiyet duygularını arttırmalıdır. Türkiye; yüzyıllarca bölgede hüküm sürmüş ve etnik grupları birleştirebilmiş olan Osmanlı Devleti’nin siyasi birikimine sahip olması dolayısıyla bölgede bu problemi aşabilecek tek ülkedir. Türkiye’nin bu problemi aşması diğer Ortadoğu ülkelerinin de Türkiye’yi örnek almasına neden olacaktır.
Bu eksen kayması iddialarını incelerken dünyadaki değişimleri ve ilişkileri de göz önüne almak gerekmektedir. Dünyanın ekonomik dengeleri Avrupa’dan Asya’ya kaymaktadır. Avrupa’nın genç nüfusu gittikçe azalmaktadır. Enerji kaynakları Orta Asya ve Ortadoğu bölgesinde artmaktadır. Ekonomik krizden en az etkilenip en hızlı toparlanan ülkeler Güney ve Doğu Asya’da bulunmaktadır. Bir Çin atasözü “Servet üç nesil sürmez” der. 2 yüzyıl önce dünyaya hükmeden Avrupa yerini önümüzdeki yüzyılda Asya’ya bırakacaktır.
Kendi bölgesinde lider dünya çapında da büyük devlet olmayı hedefleyen Türkiye bölge ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini ve ticaretini arttırmalıdır. Ortak ulaşım yolları kurulmalıdır. Bölge ülkeleriyle ortak sektörlerde işbirliği yapmalıdır. Türkiye'nin önündeki en büyük engel yeterli ekonomik büyüklüğe sahip olmamasıdır. Yabancı ülkelerde ülkemizin tanıtımını yapacak sosyal faaliyetler devlet politikası haline getirilmelidir. Ülkemizin Ortadoğu, Kafkas ve Balkan ülkeleri tarafından onlardan biri gibi algılanması sağlanmalıdır. Ayrıca diğer gelişmekte olan ülkelerle ekonomik işbirlikleri yapılmalıdır. Brezilya, Hindistan, Çin, Kore gibi yükselen ülkelerde sosyal ve kültürel faaliyetler arttırılmalıdır. Böylece Türkiye’nin küresel bir güç olmasının sosyal ve kültürel altyapısı oluşturulmalıdır. “İnsan bilmediğinden korkar ve korktuğundan nefret eder.” Kendini İslamcı diye nitelendiren terörist grupların eylemlerine büyük tepki verilmeli ve insanların İslam’a kötü bakmaları engellenmelidir. Küçük çıkarlar için imajımız riske atılmamalıdır. Ayrıca ülkemizdeki azınlıkların dış güçler tarafından kullanılmaları engellenmeli, bunun için de onların ülkeye olan aidiyet duyguları arttırılmalıdır. Türkiye ayrıca ekonomik olarak da dışa bağımsızlıktan kurtulmalı ve halkımızın kendi kendisine yetebilmesini sağlamalıdır. AVM’ler değil fabrikalar açılmalıdır.
Eksen kayması iddiaları ABD’nin emperyalist süper gücünün askeri operasyonlarla sürdürülmesini isteyen ABD’li milliyetçi gözlemciler ve Türkiye’nin Ortadoğu’da İsrail’den daha etkili olmasından rahatsız olan Yahudiler tarafından ortaya atılmış ve de ABD’nin yerini alacak gücün Türkiye olmasından rahatsız olan Avrupalılar tarafından desteklenmiştir. Türkiye’de ise bu iddialar hükümet karşıtı kimseler tarafından sık sık ortaya sürülmüştür. Ayrıca yapılan ziyaretlere genel olarak bakıldığında ABD ve AB ülkeleri ilk iki sıradadır. Ayrıca Türkiye’nin ilgisi sadece Ortadoğu’ya değil, Balkanlar’a, Kuzey Afrika’ya, AB’ye ve Kafkaslar’a doğru da artmıştır. ABD ve Türkiye’nin politikaları hiç bu kadar uyumlu olmamıştır. Soğuk Savaşın bitmesiyle çift kutuplu dünya yıkılmıştır. Türkiye bir eksene bağlı kalmak zorunda değildir ve olmamalıdır. Türkiye’nin çıkarları her şeyden önde tutulmalıdır.

ozgurseker
Admin

Mesaj Sayısı : 16
Kayıt tarihi : 13/06/10

Kullanıcı profilini gör http://fikroloji.yetkinforum.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz